Uygur'un ölümü çocukluğumuzun da ölümü aslında...
“ Hayat geçiyor ağlamakla gülmekle, ben zaten bir komiklik yaptım böylesine bir dünyaya gelmekle.” Nejat Uygur 1949: İsmail Dümbüllü yeni bir yetenek keşfediyor.
“ Hayat geçiyor ağlamakla gülmekle, ben zaten bir komiklik yaptım böylesine bir dünyaya gelmekle.” Nejat Uygur 1949: İsmail Dümbüllü yeni bir yetenek keşfediyor.
Geçtiğimiz hafta “tiyatrocular başvurmadıkları ödüllere aday gösterilmesin” diyerek bir parantez açmış ve tiyatromuzda ödül enflasyonunun önüne geçilmesi, sanatçıların istemedikleri kişiler tarafından değerlendirilmemesi, jürilerin de 200’ün üzerinde oyun izlemeyi programlayarak boş yere zaman kaybetmemesi için somut gerekçelerimi sıralamıştım.
Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Bale’sinin kapatılarak, kurumların müdürlüklere bağlanması gibi saçmasapan bir tasarıyı protesto etmek üzere çıktık bu defa da Taksim’e…
Aslında sadece şu anda gittiği Kuzey Afrika Gezisi değil, herşey ama herşey önceden planlanmıştı.
…….)))) AÇ PARANTEZ YAR BANA BİR ÖDÜL Tiyatroda en iyi ödül alkıştır klişesini geçiniz.
Bu hafta açacağım 3 parantezde, 3 konuda ezber bozacağım.
Geçtiğimiz hafta açtığım parantezlerden biri Direklerarası Seçici Kurulu’nun iyiniyetli yaklaşımı sayesinde çözüldü.
Bu hafta açılması gereken parantezlerin haddi hesabı yok. Sadece tiyatro ödüllerimiz hakkında olan yazılar bile google’lara sığmaz.
Sanat uzun, hayat kısa sanıp çıkmıştık sanat yolculuğuna. Ard arda yaşadığımız kayıplarda hayat uzun olsa da, meğer sanat gittikçe kısalan bir yolculukmuş. Galiba bu gerçeği kabullenememek çökertiyor ruhumuzu…
Bundan on yıl öncesinde , hayat farklı renkteyken, bazı köşe yazarlarının sürekli anma yazıları yazmasına takılır, “cenaze olmasa ne yazacaklar” diye kendimce dalga geçerdim.
Vasıf Öngören’in yıllar sonra tekrar sahnelenen yapıtı “Zengin Mutfağı”, AKP usulü bir sansürle ortadan yok edildi. Kendisi olan ama adı olmayan bu uygulama sıkıyönetim dönemlerinde tebliğ edilen yasakları bile aratacak neredeyse.
Bir gala neden 18.30’da yapılır?
Sokağın bir ucunda Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda bir gala vardı. Ama , bu kez sokağın öteki ucundaki, CRR’deki Huzur Sokağı galasına gitmeyi seçtim.
Bu yıl 12 Eylül darbesinin 32.yılı yurtiçi ve yurtdışında törenlerle kutlandı, zafer sarhoşu olan bir herif de, hemen ertesinde, 13 Eylül’de bir ördeğe tecavüz etti…
Son zamanların moda jargonuyla, din, laiklik konularında bir tartışmaya giren kesimi temsil ediyorsanız, tartışmaya her nedense “benim de babaannemin başı bağlıydı” diye bir giriş cümlesi ile başlamanız gerekli.
Bu sezon neleri izleyeceğiz?
Ustalarım Göksel Kortay ve İzzet Günay’ı, bir Cumartesi gecesi Galatasaray’daki İkinci Kat Tiyatrosu’nun merdivenlerini tırmanırken gördüğümde pek yadırgamadım doğrusu.
Anadolu toprağının genlerinde sanat olduğunu, Anadolu’nun her köşesinin aslında buram buram sanat koktuğunu kanıtlayan çok güzel bir yazı yazacağım bugün.
Şehir Tiyatroları’na tepeden inen yönetmelik kurum sanatçılarının haklı protestolarına neden olurken, Devlet Tiyatrosu cephesinde müthiş bir sessizlik hakim.Tehlikeyi görmezden gelmek değil bu,…
Haftalardır tiyatroların özelleşmesi, sanatçının halktan kopukluğu, muhafazakâr sanat filan konularında yazıyor, ama en önemli meseleyi ikinci plana atıyoruz: “Bu işin içinde para var!”
Geçtiğimiz haftaki yazımda şu çağda bir tek yanlış yapmanın bile, pek çok doğruyu götürebileceği konusundaki çekincelerimi yazmıştım…Bu hafta da doğru olduğuna inandığım kişilerin, bir çırpıda yüzlerce doğrularını götüren yanlışlarına parmak basayım.
Lise yıllarımda sınıfın en kötü öğrencisiydim. Ancak bütünleme sınavlarından yırtmayı başarır , hiç sınıfta kalmazdım. Tembelliğin bir bedeli vardı…Tembel olmak ek olarak aklıllı olmayı gerektirirdi çünkü…
Şehir Tiyatrosu’ndaki darbe provalarına yıllardır seyirci kalınıyordu, son neşter vurulunca epey yankı oldu…
Bu yazıyı kebaplar ve tabi ki medeniyetler kenti Hatay’dan yazıyorum…