Makaleler
Ne Yapmalı?
Boran Doğan, , 7.615 görüntülenme
Tiyatro köklü geçmişiyle günümüze kadar gelmeyi başardı. Peki ya geleceği… Ülkemiz gibi az gelişmiş ülkelerde, tiyatrocudan çok, tiyatro seyircisine ihtiyaç var. Ülkemizde tiyatro deyince akla, fularını bağlamış, ağzında pipo, entelektüel bir izleyicisi profili imgelerde canlanır. Bunu kendim demiyorum, yaşadığım kentte, kendimce bir anket yaptım. Bu dediğimi anketin ta kendisi söylüyor. Yani tiyatroya gidenlerin çoğu zaten tiyatrocu ya da bir şekilde tiyatro ile ilişkilendirilmiş bireylermiş.
*Tiyatro seyircisi denildiği zaman, aşağıdaki seyirci profillerinden hangisi ya da hangileri aklınıza geliyor.
a) Köylü- İşçi
b) Memur
c) Siyasetçi
d) Öğrenci
e) Entelektüel, Aydın
Çoğunluk “e” şıkkını işaretledi. Demek ki bizim önce izleyici yaratmamız gerekiyor. Ortada şaşılası bir durum ya da yadırganacak bir durum yok. Bu sorun sadece tiyatrocuların sorunudur demek, işin içinden sıyrılma tekniklerinden biridir. Bu konu görünüşte basit gibi algılanabilir, ya da tiyatronun yazgısı bu diyerek işin içinden sıyrılmakta mümkün. Eğer öyle diyor ve bir gerçeklikle yüzleşmekten korkuyorsanız bu yazıyı okumayı burada kesebilirsiniz. Ancak birazdan okuyacağınız cümleleri tartışmaya açacaksak ve de çözüm üretebileceksek, buyurun devam edelim.
Bu sorunsallık aslında 1980 darbesinden sonra ortaya çıktı. Çünkü 1970’li yıllarda sanata, özellikle de tiyatroya ilginin olduğunu görmekteyiz. 1980’den sonra ne oldu da, tiyatro izleyicisi kayboldu? Aslında kaybolmadı, sistem onları bir şekilde kendi içinde sanattan yalıttı. Aslında, bu “bir şekildelerin” ne şekilde olduğunu eminim biliyoruz. Örneğin, “popüler kültürü” pompalayarak, halka sabun köpüğü, daha kolay tüketilebilen ürünler sunarak; sorgulamayan, ne verildiyse alan, şükürcü bir toplum yetiştirdi. Peki, Avrupa’da durum nasıl? Avrupa toplumu Rönesans’sı yaşayarak bu ölü toprağı üzerinden atmayı başardı. Düşünen ve sorgulayan insan yetiştirerek, insanın bireyleşmesindeki en büyük adımı attı. Bizde de bu türden atılımlar yapılmadı değil, örneğin Lale Devri… Ancak burada da yanılgıya düşüldü. Mesela Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa Valiliğinden azlinin gerekçeleri arasında halkı zorla tiyatroya göndermek, kendisi alkışlarken alkışlamayanları ya da o alkışlamadan alkışlayanları uluorta azarlamak vb. tavırları da vardı. Vefik Paşa bu şekilde halkı sanata alıştırmaya çalışıyordu. Yani tam bir güler misin, ağlar mısın ikilemi. Bir tarafta Rönesans, diğer tarafta Vefik Paşa’mız… demek ki geçmişten geliyor, “üst sınıfın” tiyatro sevdası. Yani bugün pipolu, entelektüel izleyici profili halkın imgesine bugün yerleşmemiş, zorla yerleştirilerek zamanla uzak tutulmuşlar.
Peki ne yapmalı? Kalkıp tiyatro okullarını kapatarak, onları tiyatro izleyicisi okulları yaparlar mı bilmiyorum. Çünkü Vefik Paşa’ya baktığımızda “bunlar yapar” demek içimden geldi. Öncelikle bu konuda medyaya büyük rol düşüyor. Medya araçları tiyatro başta olmak üzere sanat programları yayınlamalı. Entelektüelliğinden asla taviz vermeyen bizim gözü kara burjuvazimiz (ilk kez “miz” diyerek sahiplendim) futbola (ülkemizde de spor bir tek futbol bilinmekte) ayırdığı milyonlarca doların en azından yüzde beşiyle tiyatrolara sponsor olarak destek vermesi gerekiyor. Mali yükü hafifleyen özel tiyatrolar biletlerini 25-30 Ytl. yerine daha cüzi fiyatlarla biletlerini satabilirler. Dikkat edilirse devlette yardım etsin demiyorum. Devletimizin uzun yıllardır sanattan elini eteğini çektiğini bilmeyen yoktur herhalde. Birde tiyatrodan ümidi kesip, röprezant olan arkadaşlara bir fikrim var, ne dersiniz boş zamanlarımızda varoş dediğimiz yerlere giderek tiyatro kursları açalım… Bu şekilde hem sanattan kopmayız hem de tiyatroyu tanıtarak yeni izleyici profili oluşturabiliriz… Dünya Tiyatro Günü’nüz Kutlu Olsun!
Boran Doğan
S.D.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi
Sahne Sanatları Bölümü
Dramatik Yazarlık 3. Sınıf öğrencisi