DENİZ GÖKÇER'i dinlerken..
Haydi itiraf edelim, bizim için bir hayaldi bu söyleşi. Tamam uzak bir ihtimaldi.
Haydi itiraf edelim, bizim için bir hayaldi bu söyleşi. Tamam uzak bir ihtimaldi.
Aşk yahu, derdi Yıldız Hoca.Haklıymış !
Daha 'Perşembenin Hanımları'nı ilk izlediğimde yüreğime çakılan o repliklerden mi çıkmalıydım yola ? Marie ile yaşadığım özdeşimi mi itiraf etmeliyim,tüm açık yürekliliğimle.Yan yollara sapıp,maskeler takmadan.
Sabahları seviyordu Fatma Aliye. " Herkes uykudaykenki sabahı. Daha kimsenin eli sabaha değmemişken... " Sahnede uçsuz bucaksız ıssızlığıyla bir çınar.
"İlk aşk, güneşle toprak arasında doğdu" demişti Necati Cumalı.Ben aşkın hemen her yüzünü, her rengini yaşadım.Aşkın kimi kez bir ökse ve tuzak olduğunu,bazen nergiz, bazen yankı olabileceğini de, öğrendim yaşayarak.Rosenbergler'in aşkı gibi bir aşk, diye çok sordum kendime.Bilmem yaşamadım sanki.Ya da unutmuşum.Çok ötelerde kalmış.
Gözlerindeki o sonsuz ışık çakımları... sarıların menevişlendiği uçsuz bucaksız kahverengilikte yanıp sönen binlerce ışık... gölgesiz, riyasız. Hüzne zincirli bir gülümseyiş var dudaklarında.
Sezonun yüzakı dediğim " Rosenbergler Ölmemeli"nin ardından, "Perşembenin Hanımları" ile adeta büyülendim geçen akşam.Bellon'un bu oyununu, seneler önce Devlet Tiyatrosu'nda izlemiştim.Beyhan Hürol hala capcanlı anılarımda.
Aktör bizleri kuşatmıştı sahnede. Teslim almıştı tek tek.
" Annemle görüşmüyoruz.Ben O'nun hayallerindeki gibi yaşamak istiyorum.."
"Ben fotoğraf çektirtmek istiyorum..güzel olmasını arzu ettiğim bir fotoğraf.."
" Ve insanların korkunç öykülerini anlattım onlara.."
Koyu lacivert bir gece başlıyordu.Kırık dökük anıları toplarken buldum onu.Soğuğun o ıslak yüzüyle ürperdim belli belirsiz.Yarım kalmış hayatlardan arta kalanları anlatacaktı sahnede.
Altan Erbulak söylemiş: " Gerçek oyuncu aslına en uygun biçimde 'gibi' yapandır, diye." Ve oyuncu ile gerçek oyuncu arasındaki fark, mukavva bir kemanla Stadivarius bir keman arasındaki farka benzer.." diye devam etmiş.
Murathan Mungan'ın yazdığı " Dört Kişilik Bahçe" Ersin Umulu'nun olağanüstü rejisi ve muhteşem diyebileceğim dekor, müzik, köstüm, ışık ve efekt tasarımıyla sahnede yaşar kılınmış.
Umut, Deniz, Cem, Vera. Birilerinin gitmesi gerekiyordu.Oyunun kuralıydı bu. Birileri gidecekti. Hiç düşünmeden onun adını verdiler. Umut, dediler. Sonra aramadılar hiç.. yüzleşmekten korktular.
Yaşamın durduğu anlar vardır, işte o anlardan biriydi.Dışarıda soğuk, puslu bir gece. Şan Tiyatrosu. Işıklar kararıyor.Tek spotun aydınlattığı sahnede şarkısına başlıyor: Çok sevildim, hem de çok sevdim.Kimine göre, çılgınlar gibi...
Şimdilerde, sahnede İzzet hanımı yaşar kılan Oya Palay, çok yakın bir tarihte yitirdiği annesi Özen Tutucu'nun ardından, yaşadığı büyük üzüntüye rağmen, çok başarılı bir kompozsiyona imza attığının, ayırdında...
Ali Poyrazoğlu ile konuşuyoruz dakikalardır.Daldan dala atlıyoruz.Salkım saçak bir söyleşi bu.Korkuya kapılıyorum ister istemez.Ya şu anları kağıda dökemezsem yeterince, ya eksik güdük kalırsa seçtiğim sözcükler...
Her şey, baştan sona New England'da bir erkek kolejinde geçer.Tom Robinson Lee, duygu dolu, sadece iyi bir müzisyen olmak isteyen, sessiz, içe dönük bir gençtir...
"April is the cruelest month" T.S Eliot Zehir tadında bir yalnızlık. Apartmanın tüm daire sakinleri payını almış bu yalnızlıktan. Tırpan olmuş, iğdiş edilmiş hayatları iyice savurup, kopartmış iletişimsizlik.