Ayıptır şaşırması, son günlerde zihnimi meşgul eden bir konu hakkında vardığım sonuç beni çok şaşırttı. Eskiden bir tiyatronun kapısından içeriye girdiğimizde, daha kapıda , o tiyatronun size ne tarz bir oyun oynayacağını, oyunda rol alan oyuncuların çoğunluğunun o tarza yatkın oyuncular arasından seçildiğini bilirdik. Tarzı olan tiyatroların kemikleşmiş kadroları olurdu. Kemikleşmiş kadrolar tarafından oynanan oyunlar bir zaman sonra o tarzın tiryakilerini yaratırdı. Tiryakiler sayesinde de o tiyatrolar yıllarca varlıklarını korurlardı.
Duyguların en yoğun yaşandığı ama insanların en duygusuz, en umursamaz yaklaştığı yerlerdir genelevler. Öyle ki müdavimleri bile orada çalışan kadınları aşağılarken kendi durumlarını ihtiyaç, erkeklik, mecburiyet diye nitelendirirler. Böyle davranılan başka bir kişi-kurum var mıdır acaba? Hem insanlar kendilerin tatmin edecek hem de daha kapısından çıkarken az önce “kölen olayım” dediği kadını aşağılayacak, ve buralarda mutluluk dağıtan kadınların mutsuz, yalnız, çaresiz yaşamları görmezden gelinecek…
44 yaşında hayata veda eden Rus yazar Anton Pavloviç Çehov Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi, Üç Kızkardeş gibi klasikleşmiş tiyatro eserlerinin yanında pek çok ta öykü vs. edebiyat eserleri bırakmıştır bu dünyaya. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bu yıl Çehov'un dünyaca ünlü tiyatro eseri Üç Kızkardeş oyununu geçen yılın sonunda sahneleme kararı almış. Böyle bir karar daha önce ne zaman alınmış ve oyun sahnelenmiştir bilmiyorum ama, en az bir 15 yılı vardır ve bundan sonra da 15 yıldan erken yeniden sahneleneceğini sanmıyorum.
Tiyatro denizimizin İstanbul limanına kendini onarmış bir gemi daha yanaştı. Adı: Yasemin Yalçın Tiyatrosu. “Kendini onarmış” diyorum, çünkü Yasemin Yalçın Tiyatrosu taaa 1991 yılında kurulmuş, üç oyunu sahneye taşımış bir kurumdu. Sonra, 12 yıl önce bir oyunun provasında Yasemin Yalçın’ın geçirdiği beyin travması yüzünden askıya alındı.
Metin Serezli ve Özlem Tekin’in merakla beklenen oyunu KİM O sahnelerde! İçimde özellikle Özlem Tekin’in tiyatro sahnesindeki performansına dair bir merakla oyunun galasında yerimi alıyorum. Vodvil yazarlarının önde gelen isimlerinden Ray Cooney ile Gene Stone‘un orijinal adı “Why not stay for breakfast?” olan oyunu üzerinde kapsamlı ve başarılı bir uyarlama çalışması yapılmış. Bu eğlenceli oyunun adaptasyonu Ragıp Yavuz’a rejisi de Nedim Saban’a ait.
17. yüzyılda yaşamış olan Fransız yazar Jean Baptiste Poquelin, namı-diğer Molier, 51 yıllık yaşamında arkasında otuza yakın eser bırakmıştır. Daha önce Ahmet Vefik Paşa ve Orhan Veli tarafından tercüme edilmiş olan Tartuffe bu kez Şehsuvar Aktaş, Ayşe Selen ve Çetin Sarıkartal tarafından yeniden manzum olarak dilimize çevrilmiş ve düzenlenmiştir. Çetin Sarıkartal tarafından sahneye konulan oyunda Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş, Nergiz Öztürk, Serpil Göral ve Eren Balkan rol almışlar. Ayrıca oyundaki tek kuklayı Şehsuvar Aktaş tasarlamış ve uygulamış. Her ne kadar sahnede gerçek anlamda tek kukla varsa da, biri erkek beş genç oyuncunun hepside ayrıca birer kuklayı canlandırıyorlar sahnede.
Kim diyor tiyatronun işlevi bitti, tiyatrolar batıyor diye, kimler diyor bilemiyorum ama şaşarım böyle düşünenlerin akıllarına. Tiyatronun battığı, batacağı falan yok. Bir gereksinimi karşıladığı sürece tiyatro hep olacak, bu böyle biline. Üstelik tiyatro gibi, izleyicisi sadık mı sadık başka sanat dalı yok ki! Peki sorun ne? Sorun, çok sayıda insana ulaşılamıyor olmasında… Sorun, ekonomik nedenlerde… Sorun, büyük kentlerdeki bezdirici trafik karmaşasında… Sorun, tiyatro sahnelerinin kapasitelerinin yeterli olmayışında… İyi salon yok, tamam da ekonomiye yönelik planlamamız da yok. Vazgeçtim ekonomik planlamadan, kültürel planımız yok. Günlük yaşayan bir toplumuz biz. Bu eksikliğimiz, teknik eksikleri doğuruyor. “İyi” olarak nitelendirdiğimiz salonların çoğunda ışıklandırma ve seslendirme altyapısı yeterli değil, kimse aldırmıyor. Devlet, sanatın lambasına ha “püf” dedi, ha “püf” diyecek.
Sanatta her zaman farklı ve yenilikçi olma isteğimiz var. Sanırım sanata olan ilgi de bundan doğmaktadır. Farklılık doğurduğu için ilgi duyuyoruz. Yeni şeyleri genelde sanatçılar düşünüp buluyor, bilim de bunu gerçek kılıyor. Çünkü sanatçı her zaman yeni ve farklı şeyleri tasarlıyor. Bizim de sanatımızda farklı ve yenilikçi olmamız gerekiyor. Farklı olma konusunda, zaten sanat herkese göre farklıdır diyebiliriz. O zaman bizim asıl sorunumuz yenilikçi olmak. Yeni bir şeyler yapmak, daha önce kimsenin yapmadığı bir şeyi sunmak. Bu düşündüğümüzden de büyük bir sorun. Çünkü sunduğumuz yeni olan, hem bizi ilgilendirecek hem güncel olacak hem de bunu kalıcı kılacağız. Anlayacağınız yapmış olmak için yapmak nafile!
Aşağıdaki yazı Tuncer Cücenoğlu'nun Azerbaycan'da oynanan oyunu ÇIĞ-UÇQUN hakkında Azerbaycan gazetesinde yayınlanmış bir makaledir. Yazıyı Azerbaycan Türkçesi ile yayınlıyoruz. Bu makaleyi bize ileten Bakü Slavyan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Rasim AŞIN'a teşekkür ederiz. Xatirələrin xətrinə Ötən həftə teatr həyatımızda əlamətdar hadisə baş verdi. İştə, bu : Milli Akademik Teatromuzun səhnəsində zatən istedadlı rejissorumuz Bəhram Osmanovun quruluşunda ünlü türk dramaturqu Tüncər Cücənoğlunun "Uçqun" adlı əsəri sərgiləndi. Uğurla keçən premyerada müəllifin özü də iştirak etdi ki, sözügedən olay bununla beynəlxalq səviyyəyə yüksəlmiş oldu. Bəndənizin bu layihədən öncədən xəbəri var idi, çünki Tüncər bəylə internet vasitəsiylə fəal yazışmada bulunurduq, amma və lakin obyektiv və subyektiv səbəblərdən Tüncər bəylə və onunla bir yerdə Bakıya təşrif buyurmuş görkəmli teatrşünas Üstün Akmən bəyəfəndiylə yalnız səfərlərinin son günündə "Azdrama"nın foyesində görüşə bildik. On dörd ildən sonra baş vermiş "canlı" görüş çox qısa oldu : bir-birimizə vəziyyətə uyğun sözlər dedik, komplimentlər söylədik və tamam, yəni ki, tarixi görüş itmamə yetdig.
Oyunun Amerikada geçtiği nasılda belli. Kendimi Amerikan yapımı gençlik filmi izliyormuş gibi hissettim.Lise çağında kanı kaynayan bir grup gencin yaşadıklarını izliyoruz hep beraber. Lisenin tarih öğretmeni Mr. Rose(Levent Ülgen) o günkü dersinde Nazi dönemi Almanya'sını, o dönemde yapılan soykırımları işler. Öğrenciler de bir türlü anlamam veremezler bu konuya, nasıl oluyorda Naziler Almanyanın çok küçük bir topluluğuyken (Alman nüfüsüna göre) nasıl insanların ses çıkaramadığı, karşı koyamadığı bir güç haline gelirler. Çocuklara karşı çıkmak çok kolay gelirken, Mr. Rose bunun kolay olmadığını, insanların nasıl kendini kaptırdıklarını, bazen çoğunluğun bile azınlığa karşı gelemiyeceğini anlatmaya çalışsada, öğrenciler pek anlamak istemezler...
Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi Başkanı Üstün Akmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi internet sitesinde 28 Ocak saat 10.00'da gerçekleşecek 168 sanatçı ve teknik elemanı kapsayan “herkese açık” hizmet alımı ihalesiyle ilgili olarak tiyatro sanatçısını böylesine aşağılamaya kimsenin hakkı olmadığını söyledi. 5 adet oyuncunun, 35 yardımcı oyuncunun, 25 figüran oyuncunun, 20 özel nitelikli sanatçının taban fiyatı 2.8 milyon YTL olacak İhaleyle işe alınmalarını “saçmalık ötesi siyasi soytarılık” olarak değerlendiren Üstün Akmen, böyle bir uygulamanın yeryüzünde eşi menendi olmadığını anlattıktan sonra, başta Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer olmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yönetim kurulunu yeni Kamu Personeli Yasası'na karşı direnmeye davet etti.
“Gam” çekerken dördüncü nota “FA” ve beşincisi de “ SOL” dür. Beşinci yılına giren AKP iktidarı karşısında portenin ikinci çizgisinde yer alan SOL anahtarı ile yapılacak seslendirmeler de şöyle bir tablo ortaya çıkıyor. Klasik deyişle 100 yıllık bir dönemi kapsayan anlayışta ortaya konan “tonal” eserler majör ve minör kalıplarda meydana gelmekte ise de AKP iktidarı suresince hep “atonal” sesler duyduk. 1938 sonrası sürekli “minör” tonda seslendirilen “SOL” notası ve SOL anahtarlı eserler değerli besteci ve yorumcu sayın FAZIL SAY ’ın son seslendirdiği eserle “majör” tonda ele alınmak zorunluluğunu ortaya koydu.
DALGA hareketi. Almanya'da 1933-1939 yıllarında yaşanan nazi hareketini çağrıştırıyor ama özünde bir kişinin, isterse kitleleri nasıl disipline edip peşinden sürükleyebileceğini anlatıyor. Donkişot Tiyatronun Kenter Tiyatrosunda sergilediği, Alman yazar Reinhold Tritt'in yazıp A. Naki Öner'in dilimize çevirdiği DALGA oyununu Devlet Tiyatrolarının usta yönetmeni Şakir Gürzumar sahneye koymuş. Tarih öğretmeni Ben Ross'u başrolde Levent Ülgen canlandırıyor. Karısı rolünde okulun müzik öğretmenini Ayçe Abana, okul müdürünü dönüşümlü olarak Metin Coşkun ve Faruk Akgören canlandırıyor. Öğrencileri ise çakı gibi on tane genç ve yetenekli oyuncular canlandırıyor.
Salı günü, Bakü izlenimlerimi aktarırken, Tuncer Cücenoğlu’nun Dilsuz tarafından Azerice’ye “Uçgun” başlığıyla çevrilen “Çığ”ını izlediğimi belirtmiş; Tuncer Cücenoğlu’nun oyun bitiminde dakikalarca ayakta alkışlanmasından söz etmiştim. Cücenoğlu’nun coşkuyla alkışlanmasından elbette ki gurur duyduk, sırtını sevgiyle sıvazladık. Tuncer Cücenoğlu, bir süre kulis yakınındaki özel odada kutlamaları kabul etti. Genel Sanat Yönetmeni Magbet Bunyatov, ünlü Azeri romancı Elibala Hacızade, Gençlik Tiyatrosu yönetmeni Hemidov Mübariz Şefayet, Tiyatro Sanatçıları Derneği başkanı Azer Paşa Nemet, oyun yazarı Eli Emirli, gazeteciler, televizyoncular, falan…
Acaba beklenen tren gelir mi?... Bizi alır mı?... Peki nereye?... Hiçbir yere.. Herkesin indiği yerde inmek istiyoruz… ve Titanik orkestrası başlıyor çalmaya. Değişik ve etkileyici bir oyun izleyeceğimizi loş ışıkla sisler altında aydınlanmaya başlayan dekoru görmemizle hissediyoruz. Yazıya önce dekorla başlamak pek doğal değildir elbette ama Barış Dinçel’in eserine hayran kalmamak elde değildi. Görkemli bir sahne yaratılabilmiş, oyun daha sahneye konulmadan bizi sahneye çekmeye başarabilmiştir. Efektler ve müzikler de bu görselliğe iyi işitsel bir katkı sağlamış.
Usta oyuncu-yönetmen Savaş Dinçel’in acı kaybının yasını tutmaktayız. Acımız bu kere de onulmayacak kadar derin. Sanatçının kazandığı ilk başarılarıyla sanatının kişisel olmayan ününü paylaşmasına, giderek içgüdüsel ve olabildiğince alaylı biçimde başarı denilen olguyu geri çevirmeye doğru yöneldiğine ben ilk kez Savaş Dinçel’de tanık olmuştum. Savaş Dinçel, sanatının kişisel, kazançsız, özgür olduğu; kendi kendinin farkına varmadığı, kendi kendine güldüğü, kendi kendini alaya aldığı evreyi elden bırakmayan ender rastlanılan sanatçılarımızdan biriydi. Ve bunun hep böylece sürüp gitmesini istedi. İstediği, kaskatı bir yüzle, kendine sunulan ünleri payeleri alarak gençliğine hainlik etmek değil, kendi kendine gülüp durmaktı. Yaşamının, iradesi dışında kendisini ağırbaşlı bir duruma getirilebilecek olmasından, olasılığından korkar gibi yaşadı. Bir sanatçının sanat karşısındaki alçakgönüllülüğü vardı gözbebeklerinde. O gözbebeklerini bugün ve yarın unutmam mümkün değil. ÜSTÜN AKMEN ULUSLARARASI TİYATRO ELEŞTİRMENLERİ BİRLİĞİ TÜRKİYE MERKEZİ BAŞKANI
Geçen hafta, Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Ulusal Dram Tiyatrosu’nun (Akademik Milli Dram Teatrı) davetlisi olarak Bakü’deydim. Ünlü yazarımız Tuncay Cücenoğlu’nun “Çığ” başlıklı oyununun prömiyerinde de bulunacaktım. Bakü’ye ikinci gelişimdi, ama hava meydanından kent merkezine yol alırken, yolun sağında ve solunda ayçiçeği tarlası gibi yükselen petrol (oralarda “neft“ diyorlar) sondaj direkleri, bir kez daha ilgimi çekti. Her iki yönde ikişer, üçer hat halinde dizili petrol ve doğal gaz boruları, yeni görüyormuşumcasına bana gene ilginç geldi.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim… Oyun sonundaki sohbetimizde bir izleyici şöyle diyordu : “Bir oyunun kadrosunda Yiğit Sertdemir ismi varsa türü, konusu ne olursa olsun izlenmelidir” Çılgın Dünya, Üç Kızkardeş ve 2 kere de Kapıların Dışında oyununu izledikten ve bambaşka karakterlerde Yiğit Beyi hep başarılı performanslarla gördükten sonra ben de gönül rahatlığıyla bu sözün altına imzamı atarım. Ancak, sanılmasın ki Kapıların Dışında sadece Yiğit Sertdemir’in başarılı performasının izlendiği bir oyundur. Her biri mimar ya da mühendis olan ve saat 6’da işten çıkıp provalara, oyunlara yetişen Altıdan Sonra Tiyatro ekibinin tüm üyeleri de harika bir performans sergiliyorlar.
Bir oyuncu o… Adı Vladimir Bendl... Usta bir oyuncu… Hastanede… Ölecek… Çek Yazar Oldrich Danek (1927-2000), oyuncu Bendl’ın anılarından damıttıklarıyla tiyatro sanatının gücüne, büyüsüne üç saate yakın bir süre içinde göndermeler yapıyor. Oyunun adı: “Savaş İkinci Perdede Çıkacak- Valka Vypukne Po Prestavce.” Hastanede son anlarını yaşayan aktör Bendl’ın meslek yaşamında yaşadıkları bir sinema şeridi gibi tiyatro sahnesinde akıyor. Dünyanın gördüğü en acılı ve en hüzünlü yıllarda aşk… İkinci Dünya Savaşı… Etik değerler… Onur… Sanatçının duruşu…
BERNARDA'NIN EDEP CİNAYETİ İ.B.Ş.T' bu sezonda da son derece güzel hazırlanmış iddialı bir oyunla karşimızda. "BERNARDA ALBA'NIN EVİ" Bu oyunu okurken bile ruhunuzu ağır bir trajedi burukluğu kaplıyor. Gizli gerçeği damarlarınıza kadar yaşiyorsunuz. Bu evin içinde boğuluyorsunuz çünkü, aşk yok, sevgi yok, neşe yok, her yer siyaha bürünmüş, yasa bürünmüş, sönmüş kalpler ve tükenmiş ümitlerle dolu. Tutkuların yoğunlaşip alevden bir fırtınaya dönüşeceği günü, an be an takip ediyorsunuz. Aşk'ın, sevginin insan üzerindeki yoğunluğuna tanık olurken, erkeğin kadın üzerindeki, kadının erkek üzerindeki, aşkın insan üzerindeki, insanın insan üzerindeki önemini gözlerinizle görüyorsunuz.
Huzursuz ama içten bir kıpırdanma, kuliste bekleşen heyecanlı yüzler kısa bir süre sonra hepsi sahnede yerini alacak. Ve kendisine biçilen rollerini üzerlerine giyecekler. Kendilerine hayranlık dolu gözlerle bakan insanların yüzlerine doğru sarfedecekler repliklerini. Kimi oyuncu oynayacak sahnede, kimi ise adeta yaşayacak sahiplenecek kendisine biçilen karakteri. En iyi karakterini sergileyecek, beklide ruhunun derinliklerinde örselediği tüm karaktersizliklerini kusacak sahnenin en yakınındaki koltuklara...
Ben profesyonel bir eleştirmen değilim. Onun için bu yazı klasik manada bir eleştiri yazısı olmayacak. (Zaten ,eleştirmek ne haddime !) “İzlenim” desem , o da az olacak. En iyisi “Eleştiri Denemesi” diyelim de ne şiş yansın ne kebap,ya da hem şiş yansın hem kebap ! Yani demek istiyorum ki , kimselere yaranamayacağımızı peşin peşin kabul ederek,ancak Sezar’ın hakkını Sezara vererek,sözü de fazla uzatmayarak, ancak nazik bir konuyu da kırmadan-dökmeden anlatmaya çalışalım. (Bu arada tekil başladığım cümleye niçin çoğul devam ettiğimi de edebiyat tarihçileri bulsun ,eğer işleri yoksa !) Yani demem o ki bu yazıyı okuyup,ciddiye de alıp,alınıp malınıp kimseler üzülmesin,kızmasın,cevap yazıları da yazmasın ! Gülsün geçsin ! Daha ciddi eleştiri yazısı bekleyenler,okumayı burada kesebilir,zamanlarına yazık olmasın !
Aysa Prodüksiyon Sunar… Oyunbozan’ın İlk Oyunu ”9 AY sON GÜN” 15 Kasım’da Sahnelenmeye Başlıyor Yıllardır hemen hemen tüm tiyatrolarla yaptığı organizasyonlarla ve geçen yıldan beri oluşturduğu Aysa…
YENİ İNSAN TİYATROSU UYUŞMA Geleneksel halk tiyatrosunun bir türü olan ortaoyunu tarzında hazırlanan "uyuşma" oyunu, geçmişten geleceğe bir köprü kurma girişimidir de bir bakıma.
Yaşamın amacı, yaşamın kendisidir! Oyunun yazarı İngiliz Tom Kempinski, 42 yaşında ölen MS hastası ünlü çellist Jacqueline Du Pre'nin yaşam öyküsünden esinlenerek Tek Kişilik Düet'i yazdı.
N “KAPALIHAVA TİYATROSU”NA DÖNÜŞTÜRÜLMESİNE DEĞGİN YAZI YAZMA HAKLARINI, KÜLTÜR BAKANLIĞI MÜSTEŞARI’NIN VE İBBŞT YÖNETİMİNİN BUGÜN İTİBARİYLE, YIKIM KARARINDAN VE “DÖNDÜRME HAREKÂTINDAN” HABERDAR…